Farnborough International Airshow 2026, hibrit-elektrikli havacılıkta önemli bir dönüm noktasına sahne oldu. GE Aerospace’ın geliştirdiği sistemle modifiye edilen Saab 340B, 30 bin feet’in üzerinde hibrit-elektrikli uçuş gerçekleştirirken BAE Systems projeye batarya ve enerji yönetimi teknolojileri sağladı. Sektörün önündeki yeni sorun ise teknolojinin uçup uçamayacağından çok, yüksek güçlü elektrik sistemlerinin güvenli, hafif, sertifikalandırılabilir ve ekonomik biçimde ticari uçaklara nasıl entegre edileceği.
Elektrikli havacılık uzun yıllar boyunca laboratuvar testleri, küçük demonstratörler ve geleceğe yönelik konseptlerle gündeme geldi. Farnborough International Airshow 2026’da sergilenen gelişmeler ise teknolojinin daha ileri bir aşamaya geçtiğini gösterdi.

GE Aerospace, NASA’nın Electrified Powertrain Flight Demonstration (EPFD) projesi kapsamında geliştirdiği hibrit-elektrikli tahrik sistemiyle modifiye edilmiş Saab 340B test uçağının 30 bin feet’in üzerinde uçtuğunu açıkladı.
Şirket bunu ticari yolcu uçaklarının seyir irtifalarına ulaşan ilk hibrit-elektrikli uçuş olarak tanımlıyor.
Test programında hibrit-elektrikli modda gerçekleştirilen en uzun uçuşun iki saati aştığı da açıklandı. Demonstratör, New York eyaletindeki Plattsburgh’dan Atlantik’i geçerek Farnborough’a ulaşarak teknolojinin geliştirme programında dikkat çekici bir başka kilometre taşını tamamladı.
Ancak bu gelişmeler yakın gelecekte tamamen elektrikli büyük yolcu uçaklarının hizmete gireceği anlamına gelmiyor. Programın asıl önemi, elektrik motorları, bataryalar, güç elektroniği ve geleneksel gaz türbinli motorların gerçek uçuş ortamında birlikte çalışmasının araştırılması.
BAE Systems projeye batarya sistemini sağladı
Programda GE Aerospace hibrit-elektrikli tahrik mimarisinin merkezinde yer alırken, BAE Systems enerji depolama sistemini sağladı.
BAE Systems’ın projedeki rolü yalnızca batarya hücrelerinden oluşmuyor. Şirket daha önce program kapsamında batarya sistemiyle birlikte ilgili kablolama ve yüksek güvenilirlikli kontrol sistemlerinin geliştirilmesi için seçilmişti.
Boeing iştiraki Aurora Flight Sciences ise demonstratörün nacelle sistemini sağladı. Program NASA, GE Aerospace, BETA Technologies ve Boeing/Aurora Flight Sciences gibi farklı kuruluşların uzmanlıklarının bir araya getirildiği geniş kapsamlı bir teknoloji demonstrasyonu niteliğinde.
Bu yapı aynı zamanda hibrit-elektrikli havacılığın karşı karşıya olduğu temel mühendislik problemini gösteriyor: Bir uçağı elektriklendirmek yalnızca daha iyi bir batarya geliştirmekten ibaret değil.
Asıl mücadele bataryadan sistem entegrasyonuna kayıyor
Elektrikli uçaklar tartışılırken en fazla konuşulan teknolojilerden biri bataryalar. Bunun önemli bir nedeni enerji yoğunluğu.
Bir uçağın taşıdığı her kilogram, menzil ve taşıma kapasitesi üzerinde doğrudan etkiye sahip. Bu nedenle otomobillerde kullanılabilen bir batarya mimarisini doğrudan büyük bir uçağa taşımak mümkün değil. Ancak batarya teknolojisi geliştikçe başka mühendislik sorunları daha görünür hale geliyor.

Bataryada depolanan elektriğin motorlara aktarılması, voltajın dönüştürülmesi, sistemin kontrol edilmesi, yüksek güç nedeniyle oluşan ısının uzaklaştırılması ve elektriksel arızaların diğer uçak sistemlerine zarar vermesinin engellenmesi gerekiyor.
Bütün bunların mümkün olan en düşük ağırlıkla yapılması ve sistemin havacılığın son derece yüksek güvenilirlik standartlarını karşılaması gerekiyor.
Bu nedenle sektör giderek tek tek bileşenlerden ziyade bütün elektrik mimarisine odaklanıyor.
Megawatt sınıfı elektrik sistemleri geliyor
Büyük uçakların kısmen elektriklendirilmesi, otomobil veya küçük drone’lardakinden çok daha yüksek güç seviyeleri gerektiriyor.
GE Aerospace’ın NASA EPFD kapsamında geliştirdiği sistem megawatt sınıfında ve yüksek voltajlı bir mimariye dayanıyor. Programın daha önceki yer testlerinde motor/jeneratörler, güç dönüştürücüleri, inverterler, kontrol sistemleri, pervaneler, dişli kutuları ve CT7 gaz türbinli motor tek bir tahrik sistemi içerisinde çalıştırıldı.
Bu yaklaşımda elektrik motoru ile geleneksel motor birbirinin alternatifi olmak zorunda değil. Elektrik sistemi uçuşun farklı aşamalarında gaz türbinli motora destek verebiliyor.
Amaçlardan biri, motorun farklı uçuş koşullarında daha verimli çalışma noktalarında tutulmasını sağlayarak yakıt tüketimini azaltabilecek yeni tahrik mimarilerinin geliştirilmesi.
Dolayısıyla hibrit-elektrikli havacılığın ilk büyük ticari uygulamalarının tamamen bataryayla çalışan büyük yolcu uçaklarından ziyade, elektrikli sistemlerin gaz türbinleriyle birlikte kullanıldığı mimariler olması mümkün görünüyor.
Daha fazla güç, daha fazla ısı anlamına geliyor
Elektrikli tahrik sistemlerinde güç yoğunluğu arttıkça önemli bir başka problem ortaya çıkıyor: ısı.
Megawatt seviyesinde çalışan motorlar, inverterler, kablolar ve batarya sistemleri ciddi miktarda termal yük oluşturabiliyor. Bu ısının güvenli biçimde uzaklaştırılması gerekiyor.
Ancak soğutma sistemleri de ağırlık getiriyor.
Mühendislerin bu nedenle yalnızca daha güçlü elektrik motoru geliştirmesi yeterli değil. Güç elektroniği, termal yönetim, elektromanyetik uyumluluk, yüksek voltaj izolasyonu ve arıza koruma sistemlerinin birlikte tasarlanması gerekiyor.
Bir alanda yapılan iyileştirme başka bir alanda dezavantaj yaratabiliyor. Daha yüksek enerji yoğunluğu menzili artırabilirken termal yönetim ihtiyacını büyütebilir; daha güçlü koruma sistemleri güvenliği artırırken ağırlığı yükseltebilir.
Elektrikli uçak tasarımının giderek bir “sistem optimizasyonu” problemine dönüşmesinin temel nedeni de bu.
Uçması yetmiyor, sertifika da alması gerekiyor
Teknoloji demonstratörleri açısından başarılı bir uçuş büyük bir kilometre taşı. Ticari havacılık açısından ise yalnızca başlangıç.
Bir elektrikli veya hibrit-elektrikli sistemin yolcu taşıyan seri üretim bir uçakta kullanılabilmesi için havacılık otoritelerinin sertifikasyon şartlarını karşılaması gerekiyor.
Bataryadaki termal kaçak gibi olayların kontrol altında tutulması, yüksek voltaj sistemlerinin güvenli biçimde izole edilmesi, tek bir elektriksel arızanın kritik sistemlere yayılmasının engellenmesi ve sistemlerin farklı arıza senaryolarında öngörülebilir şekilde davranması gerekiyor.
Üstelik bu güvenilirliğin yalnızca yeni üretilmiş bir prototipte değil, yıllarca operasyon yapan uçaklarda korunabilmesi gerekiyor.
Bu nedenle BAE Systems, sertifikasyon gereksinimlerinin geliştirme sürecinin sonunda ele alınacak bir konu olmaması gerektiğini; sistem tasarımının ilk aşamalarından itibaren dikkate alınmasının program riskini azaltabileceğini savunuyor.
Seri üretim yeni sınav olacak
Havacılıkta başarılı bir prototip geliştirmek ile yüzlerce uçakta kullanılabilecek bir sistem üretmek arasında önemli fark bulunuyor.
Bir elektrik mimarisinin seri üretime geçebilmesi için yalnızca teknik olarak çalışması yeterli değil. Üretilebilir, bakım yapılabilir ve ekonomik olması da gerekiyor.
Havayolları açısından yeni teknolojinin sağlayacağı yakıt tasarrufu veya verimlilik artışı, sistemin satın alma, bakım ve operasyon maliyetleriyle birlikte değerlendirilecek.
Bataryaların kullanım ömrü, değişim maliyeti, yedek parça tedariki, bakım altyapısı ve teknisyen eğitimi de toplam işletme maliyetinin parçası olacak.
Bu nedenle hibrit-elektrikli uçakların geleceğini yalnızca enerji yoğunluğu belirlemeyecek. Teknolojinin bir havayolu filosunda on binlerce uçuş boyunca ekonomik ve güvenilir şekilde çalışıp çalışamayacağı da en az performansı kadar önemli olacak.
Farnborough’daki uçuş neyi değiştirdi?
Farnborough 2026’daki gösterinin önemi, hibrit-elektrikli bir sistemin yalnızca laboratuvar koşullarında çalıştırılmasından daha ileri bir aşamaya geçilmiş olması.
GE Aerospace’ın test uçağı ticari uçakların kullandığı irtifalara çıktı ve hibrit-elektrikli sistem gerçek uçuş ortamında çalıştırıldı.
Bu, teknolojinin ticari kullanıma hazır olduğu anlamına gelmiyor. Ancak sektörün araştırdığı sorular değişmeye başlıyor.
Elektrik motorunun bir uçağı destekleyip destekleyemeyeceğinin gösterilmesinden sonra mühendislik odağı; ağırlık, termal yönetim, güç dağıtımı, güvenilirlik, sertifikasyon, üretim ve bakım gibi daha karmaşık problemlere kayıyor.
Farnborough’daki demonstrasyon bu açıdan elektrikli havacılığın son noktası değil, yeni geliştirme aşamasının başlangıcı olarak değerlendirilebilir.
Bundan sonraki kritik eşik, çalışan teknolojiyi havayollarının her gün kullanabileceği kadar güvenilir, sertifikalandırılabilir ve ekonomik hale getirmek olacak.












